Buraya ilk geldiğimde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri sessizlikti. Türkiye’de alışık olduğum sokak gürültüsü, komşu sohbetleri, esnafın seslenişleri burada neredeyse yoktu. İlk başta tuhaf geldi. Sanki dünya biraz daha yavaş dönüyor gibiydi. Ya da ben o hızdan çıkıp başka bir ritme geçmiştim.
Market sırasındaki sessizlik, tramvayda yan yana oturan ama tek kelime etmeyen insanlar, apartman boşluğundan hiç yankılanmayan çocuk sesleri… Bir eksiklik gibi hissettirdi önce. Sonra fark ettim ki bu sessizlik, kendi iç sesimi daha net duymamı sağladı.
Burada kimse seni yargılamıyor, ne giydiğine, ne dediğine fazla karışılmıyor. Belki de bu yüzden insanlar sessiz; çünkü kimse kimseye müdahale etmiyor. Kendi alanında, kendi halinde yaşıyor herkes.
Zamanla bu sessizliğin içinde bir tür huzur olduğunu keşfettim. Gürültü eksikliği değil bu; daha çok bir saygı hali. Sokakta yüksek sesle konuşmak neredeyse ayıp gibi. Toplu taşımada telefonda uzun uzun konuşan kimseyi göremezsin. İlk başta garip geliyor ama sonra sen de farkında olmadan bu düzene ayak uyduruyorsun.
Şimdi, arada Türkiye’ye döndüğümde, o alıştığım kalabalık ve ses karmaşası içinde kendimi bir anlığına çok yorgun hissediyorum. Sonra kendime kızıyorum: “Bu benim ait olduğum kültür, bu sesler benim geçmişim.” Ama sessizlikle barışınca insan bazı şeyleri dışardan da görmeye başlıyor.
Belki de göç etmek biraz da böyle bir şey:
Eski seni anlamaya devam ederken, yeni seni yavaş yavaş inşa etmek.