8 Ocak 2023 Pazar

Esintiler 1 - Bir Selamlamanın Anatomisi

Kişinin krizleri ve içinde yaşadığı toplumun hatta devletin krizleri paraleldir. Karakterleri beraber şekillenir

 

Herkesin önyargıları vardır önemli olan on yargılardan bağımsız gerçeğe erişmek ve bu gerçekliğin yardımıyla kendi önyargılarımızı kurabilmektir.

 

Kaçmak, ayrılmak yada terk etmek kararı kolay bir karardır. O noktaya varana kadar insanı üzen depresyona sokan umutsuzluğa sürükleyen çevrenin değiştirilebileceğine dair inanç kaybolmuştur. O çevre ne daha uyguna doğru bir değişim içindedir ne de değiştirilebilme ihtimali kalmıştır. İnsan büyürken aldığı eğitimin yardımı, ailesinin yol göstermesi ve maruz kaldığı medya ile hayat görüşü şekillenmiş fakat bir sebeple içinde yaşadığı toplulukla uyuşmakta zorlanmaya başlamış ve ulaşamayacağına kanaat getirmiştir.

 

Benim aşağı yukarı koptuğum nokta böyle olmuştu. Bu bastıran hissiyatla elime geçen ilk fırsatı değerlendirip kendimi çok uzaklara savurabildim. Sonradan keşfedecektim ki o uzlaşamadığım noktaların sıkıntılarından kurtulurken kalkan sis perdesi aslında basında beri uyum sağlayabildiğim yanlarımı ve yokluğunda özleyeceğim alışkanlıklarımı da ortaya dökecekti.

 

İçinde yaşadığım topluma uyuz olmuştum. Her gün yaşadığım sınır ve stres birikimi. Buna sebebiyet veren toplu taşıma kaosu, insanların gittikçe azalan toleransları, güvenliğime dair duyduğum tedirginlikler, devletime verdiğim vergi ve devletimden yediğim dayaklar ve gerilimi günden güne artan politik atmosfer,

 

Bunların yanında gittikçe imkansız hale gelen bir ev sahibi olabilme hayali, çıldıran kira fiyatları sebebiyle Kadıköy'ün beni tükürmesine ramak kalması, aileden maddi bir destek alamamanın yanında gittikçe azalarak biriken maddi durumum.

 

İpler koptu ve Hollanda'ya geldim. Şu an 5. senemi bitirmeme bir kaç ay kaldı. Yakında vatandaşlık için başvuracağım. Peki bir ülkenin vatandaşı olmak ne demekti Bu kavramı ilk kim ortaya atmıştı ve bugünkü vatandaşı vatandaş yapan değerlere kim nasıl karar vermişti de ben bunları sahiplenmiştim. Devletler vatandaşlarının kim olacağını seçerlerdi. Kimisi ideolojik açıdan, kimisi etnik açıdan, konuşulan dil açısından bir vatandaşta olması gereken özelliklere karar verir duruma göre onları ocak dışı bırakır yahut ocaklarına davet ederlerdi.

 

Fırsatı olan buyursun son tarih 12 Mart https://www.museumsportal-berlin.de/en/exhibitions/staatsbuergerschaften-kaempfe-um-politische-zugehoerigkeit-in-deutschland-frankreich-und-polen-seit-dem-19-jahrhundert-arbeitstitel/

 

Tamam vatandaşlık açısından çok da duygusal olmaya gerek yok ama sorana Hollandalıyım demek de çok tuhaf bir hissiyat olacaktı. Dillerine hiç hakim değilim bu anlamda bütün Hollandalılar benden daha Hollandalı (Anısh Giri hariç). Belki bu açığı ilerde kapatırım. Ama yavan bir vatandaşlık görevinden çok bir arkadaşlık görevi olarak görüyorum bunu. Çevremi anlamak, okumak ve dahil olmak için istiyorum.

Tarihleriyle ilgili bilgim oldukça kit bu açıdan çok net türküm. Her gün içinde doğup büyüdüğüm coğrafyaya dair yaptığım okumaların yanına belki de vatandaşı olarak öleceğim Hollanda'nın da tarihini ekledim. Ve tuhaf bir şey oldu. Bu sahiplenişle beraber Hollanda'nın tarihini, devletinin inşa sürecini, kültürünün evrilişini izlerken artık Türkiye'nin içinden geçtiği süreçlerle de karşılaştırma yapabilmeye başladım. Hollanda'yı tanımak genç cumhuriyetimizin değerini de daha iyi anlamamı sağlıyordu. Ama işin komik bir yanı var ki benim öğrendiğim tarih bilgisi hiçbir Hollandalının umurunda değil gibi. Konuştuğum insanlar bu bilgilere sahip değiller, cumhuriyetlerini kimin kurduğunu bilmiyorlar, neden hala tepelerinde monarşi olduğunun, ülkenin koca bir şirketten ibaret olduğunun farkında değiller. Parasetamolden başka alınan ilaçlar da var gerçekten bu hayatta. Hayır marketlerden alınabilen reçetesiz bitki özlü ilaçlarını kastetmiyorum onlara. Baya hastalanınca giyinip evden çıkıp doktora gitmek imkansız. Özel sağlık sigortalarına her sene zorunlu akıtılan para ise zorunlu. Belki hastalığı gençlikten öksüre hapşıra geçirmek daha faydalıdır ama benim gibi maça devre arasında girenler dev siçtılar ben diyim keza kalvinist çileciliğe ve kader doktrinine sanırım sahip değiliz.

 

Bir de kültür konusu var tabi. Hollanda'da yaşayan geniş bir Türk topluluğu var  aralarında Türkiyeli Türk'ten daha Türk olduğunu iddia eden Azeri'sinden, kayseri şivesiyle yanındakiyle konuştuktan sonra çalan telefonunda akıcı bir Fransızcayla cevap verenine kadar. Böyle bir ortamda delirmemek hiç kolay değil. İnsan ait olacağı bir grup arıyor kesinlikle. O kültürü bir yere koymak lazım ama nereye.

 

Hollandalılara dair önyargılarım gelmeden evvel çok geneldi. Avrupa'ya dair ne idiyse oydu. Lakin artık Avrupa'nın da ne olduğunu tekrar düşünmek gerek. İlk defa 19. yüzyılın ortalarında konuyu gündeme getirmişler tamam da Fransa ne kadar Avrupa'ysa İsveç Polonya yahut Yunanistan o kadar Avrupa değil maalesef. Her neyse Hollandalılara dair genel önyargılarım pek yanlış çıkmadı. Herkes birbirine karşı çok saygılı, kimse kimsenin giydiğine içtiğine yediğine karışmıyor. Herkesin sıkıntısı kendine. Ama ölseniz de karışmayabilirler yani. Bir maddi sıkıntınız olsa bile buna da çok saygı gösterir ve karışmazlar. Hastalanır ve evde yatarsanız çok saygı duyar ve sormazlar nasılsınız diye. Yani tam anlamadım herkes inanılmaz mutlu, esprili. Sporlarını yapıyorlar düzenli, içip deliler gibi eğleniyorlar yeri geldiğinde ama huzursuzlukların ve dertlerin de üzerine mayonez sıkıp yiyorlar herhâlde. Son zamanlarda etnik ayrımcılığa çok dikkat çekildi, televizyonlardaki tartışma programlarında da çift sunucular görüyorum. Biri kadın biri erkek ve hafta boyunca değişiyorlar farklı etnik kökenden, farklı cinsel kimlikten. Tamam da sokakta zencileri en yoğun gördüğüm bölge Türk mahallesi. İşyerinde ise hademelerin çoğu zenci. Bir de geçen aylarda buradaki bir mülteci barınma kampında bir çocuk ölümü yaşandı. Soruşturma başladı ve Türkiye'den bu sene anlaşılan miktarda mültecinin alınmayacağı söylendi. Türkiye sıkıntı etmez muhtemelen 1000 kişiyi gönderse ne olacak göndermese ne olacak. Geceleri o kadar sessiz ki. Fısıltıyla konuşmamdan rahatsız oldu komşum gece 12 gibi. Dahası konuyu etrafımdaki Hollandalılara sorduğumda saat 10 olunca herkesin yatağa girdiği söylendi. Girmem de bekleniyor herhâlde. Yahut konuşmak istersem açık bir bar yada pub bulmalıymışım. Geceleri o kadar sessiz ki fısıltıyla konuşsam dahi sesim yankılanıyor gibi hissediyorum. Hiç hareket yok. Hiç hayvan yok, havlamak yok. Barınaklarda 3 ay içerisinde sahiplenilmeyen kediler derin bir uykuya yatırılıyorlarmış. Köpekler için ise uyutma uygulaması yok zaten hiç sokak köpeği de yok.

 

http://www.stray-afp.org/nl/wp-content/uploads/2012/09/WSPA-RSPCA-International-stray-control-practices-in-Europe-2006-2007.pdf

 

Peki toplumsal hayatta hissettiğim tedirginlik. Doğru davranıyor olup olmama tedirginliği. Sanki köyden şehre ilk defa gelmiş gibi;

Gerçek Orada Bir Yerde - Devraldığımız Köylülük gibi

Benzer yanları var aslında ortada genel kabul gören ahlaki kurallar var ve benim bunların bir kısmından haberim yok. Üstelik benim mantaliteme göre benim yaptığım hatalar daha göze batar çünkü ben de İstanbul'da metro sırasındayken araya kaynak yapan amcaya aynı gözle bakıyordum. Onların da kafalarında kendilerince küçük hesaplar yaptıklarının farkındaydım ben. Ve birazdan metro yaklaştığında kimsenin olanların farkında olmadığını düşünerek metroya dalış yapacaklardı. Beli onlar bunu hiç düşünmemişlerdi ama ben düşünmüştüm ve hala da düşünüyordum. Elimde çöp atacak yer ararken, karşıdan karşıya geçerken, bisikletle dönerken, markette sıra beklerken ve bazen karşı yönden gelen teyze benimle selamlaşmak üzereyken. İstanbul'da hiç böyle bir alışkanlığım olmamıştı. Wilhelm Schmid alışkanlıkları bırakmanın kolay olmadığını söylüyordu ve yeni alışkanlıklar edinmenin de zor olduğunu.

 

Şimdi teyze geliyor ama bunu gün içinde pek çok defa yaşadığınızı düşünün. Teyze sağını solunu inceliyor ama uzaktan sizi de fark etmiş. O kadar doğal ki bu nasıl bir oyunculuk hayret ediyorum. Mesafe 4-5 metreye indiğinde kendi hızını da hesaplamış olacak ki artık göz temasının kurulabileceğinin ve bu temasın çok da uzun sürmeyeceğinin farkında. Hafifçe kafasını kaldırarak bana bakıyor gülümseyerek selam veriyor. Ve selamını aldıktan hemen sonra gözlerini ileriye çevirerek artık benimle olan ilgisini kestiği hissiyatını veriyor ve aynı tempoda ilerlemeye devam ediyor. Bu yılların getirdiği bir alışkanlığın muhteşem bir sonucu. Resmen evrim anasini satiym. İlk senemde bunun farkında değildim keza Eindhoven'da bu uygulama bol miktarda expatın (kalifiye multeci) da varlığıyla beraber terk edilmek üzere. Havada kalan bolcana selamdan sonra halk daha fazla beklentiye girmemeye karar vermiş sanırım. Yada uzaktan selam verilmeyeceğini anlayabiliyorlar. İkinci senemde de durum aynıydı. Üçüncü senemde den bosch'ta tanıştım bu uygulamayla. İlk bana selam verene şaşkınlıktan selam veremediğimi hatırlıyorum çok üzülmüştüm. Arkasından koşsam çok daha tuhaf olurdu artık. Yoluma devam ettim. Takip eden selamlaşma rituellerinde kalbim heyecanla çarpıyordu. Selam ardından selamla ustalaşmaya başladım. Hafif kafa hareketleri, jestler, mimikler derken mesafe kontrolünde de ustalaşmıştım. O 20 metreden ilk göz kontağını kurduysak artık selam sadece bir zaman meselesiydi. Ve ardından ilk alınmayan selamımı yaşadım. İyi mi verememiştim, o kötü gününde miydi, göz kontağını mı kaçırmıştı, bir ayrımcılığa mı maruz kalmıştım. Daha sonra alınmayan selamımın öcünü alırcasına selamlara kapattım kendimi bir süre. Ve sonra tekrar başladım. Artık alınmayan selamlarım da eskisi kadar üzmüyordu beni. Bazen sadece keyiften vermiyor ama karşımdaki de umutlanmasın diye sadece yere bakıyordum. Bir dönem müzik dinleyerek gezdim. Çok rahattı, kulaklığımı gören zaten umudunu çoktan kesiyordu. Yada yolda annemle telefonda konuşarak yürümek. Gene de sevmiştim bu uygulamayı. Ardından Eindhoven'a taşındım 4. senemde alıştığım selamlaşma ritüelimle. Çoğu zaman ne göz kontağı kuranım oldu ne selam verenim. Bu gelen yabancılar mahvettiler bu selamlaşma kültürünü diye hayıflandım. Ne zaman yolda bana doğru yaklaşan bir teyze görsem selam veririm onlar da bana verirler selamlaşmak daha bitmemiş der gibi seviniriz karşılıklı. Yakın gördüklerinden belki de yalnız olduklarından geçerken 1-2 şey söylerler. Durdururum ve İngilizce söylemelerini isterim anlayamadığım için. Durur ve yağmur yağacak derler. Ama o samimiyet kaybolmuştur artık. Bir de grup olarak yaklaşanlara karşı geliştirdiğim selam yöntemleri var ki oraya hiç girmiyorum.

 

Şimdi bu kadar basit bir olayda yaşadığınız bu kadar kompleks duyguları alın ve çoğaltın mantar gibi. Her yeni girdiğiniz ortamda, eylemde, aktivitede, ritüelde bu durumlardan 3-4 tane yaşadığınızı düşünün. Ne yaparsınız? Hollandalılardan uzaklaşır ve Hollandalı olmayanlara yaklaşırsınız.

 

Okunası; Protestan ahlaki ve kapitalizmin Ruhu - Max Weber (Kalvinist çilecilik ve kader)

https://en.wikipedia.org/wiki/Protestant_work_ethic

 

Peki diğer tarafta kimler var diye bakacak olursak tam bir yıldızlar karması. Öncelikle Türkler yoğunluklu olarak Türkiye'den 60'lar da gelmeye başlayarak jenerasyon jenerasyon çoğalanlar. Bir taraftan kültürlerini muhafaza etmek adına belki ailelerinden daha çok muhafazakar milliyetçi bir çizgiye yönelenler. Evlatlarının kendileriyle aynı dili konuşamayacak olmasından korkanlar. Aynı kültürü paylaşamayacak olmasından korkanlar. Evlatlarını anlayamayacak olmaktan, onların Hollandalı olacak olmasından korkanlar. Düşününce gayet haklı bir korku aslında. Gerçek henüz ortada değil ve ileride neyle karşılaşılacağı bilinmiyor. Lakin yüksek basınçlı muhafaza kapları bir kaç jenerasyon sonra bir noktada haklı olarak patlamaya başlıyor. 

 

Özcan Akyol, Erdal Balcı, Lale Gül

https://www.volkskrant.nl/cultuur-media/ozcan-akyol-ernstig-bedreigd-wegens-documentairereeks-over-turkije-grens-is-bereikt~b3

https://www.ad.nl/binnenland/inkijkje-in-turkse-gemeenschap-in-nederland-een-gevangenis-en-het-wordt-alleen-maar-erger~ae1a2213/

https://www.dejongeturken.com/turkse-schrijfster-lale-23-mensen-willen-mij-wurgen/

 

Hiç kimseyi şu ana kadar doğru yada yanlış olarak yargılamıyorum keza kendi hayatımdan başka hiç kimseninkini yaşamadım. Sadece içinden geçtiğim yolculuğu anlamaya aslında mülteciliği anlamaya çalışıyorum ve bir insanın kendi ülkesinde dahi mülteci olabileceğini yeni yeni anlıyorum. Kendimi anlayabilmem için de önce çevremi anlamam lazım.

Her şey olması gerektiği gibi başka türlüsü belki sağlanabilirdir ama sağlanamadı demek ki sağlanamazdı. Buraya gelen ilk mültecilere entegrasyon amacıyla kah diyanet kah bozkurtlar destek oldular ve Özcan Erdal ve Lale elbet patlayacaklardı.

 

Bu adam baya iyi; De lange arm van Türkije - Zondag met Lubach (S06)

 

Gördüğünüz gibi ilmek ilmek jenerasyonların dokuduğu bir hali gibi uzanıyor hayat. Değişen kültür, teknoloji, siyasi atmosfer akıp geliyor günümüze kadar. Her ne kadar antropologlar, arkeologlar, tarihçiler, sosyologlar geriye dönüp ipin ucunu bulmaya çalışsalar da o sanırım çoktan kaçtı. O yüzden de en tarafsız tarihi yazıt bile artık taraflı kalacak gibi. Bir an düşündüm Hammurabi kanunların yazılı olduğu o 2 metrelik taş bloğun üzerindeki yazıtlar dahi bir noktada değiştirilmiş olabilir mi? Mona Lisa'nın önünde binlerce kişi sıra oldukça bu fark edilebilir/tartışılabilir olmayacak. Eğer o halinin dokusunda değişmeden ilerlemeye devam edebilen bir tel ip yoksa.

 

Şimdi biraz da siz lalelere dönmek lazım. Doğruluğundan emin olduğunuz aksinin nasıl oluyor olduğuna anlam veremediğiniz durumlara. Hollanda ruhuna sahip olamayan hamuruna Kalvenizm karışmamış, cumhuriyetini Fransa getirmemiş, borskinin ulusal bankasını kurmak için elini cebine atmamış, kültürünün bir kısmını Fransa'dan, teknolojisinin birazını Almanya'dan, dinini biraz biraz İngiltere'den almamış, dilini de Almancayla İngilizce arasına değil kuş uçmaz kervan geçmez bozkırlara konumlandırmış amcam kalkıp da kendini burada nasıl koyverebilecek? Neden Eindhoven'daki mültecilerin yoğunluğu Türk mahallesinde tavan yapıyor? Ben cevabı helal envanter çeşitliğinden daha ötede görüyorum. Ait olmayanların sahip olduğu rahatlıkta kendini bulmakta. Adının doru bir şekilde telaffuz edilmesinde pekala. Delmekte tedirginlik duyduğun kuralların işlemediğini gördüğünde uzaklaşan telaşta yerleşen kendine güvende. Paralel bir hayat kurabilme seçeneğinde. Tabi bunlar yapılırken kimse kendinden sonra gelecek jenerasyonu düşünmüyor gibi. İnsan her yerde biraz bencildir en çok da korktuğunda. Sonra vay efendim suç oranları arttı mültecilerin gelmeleriyle. Bundan 100 yıl sonra bu mültecilerin suç oranları mı konuşuluyor olacak yoksa Hollanda altın çağının suç oranları mı. Tarihte suç oranı olmayan bir dönem var mı.

 

Bazen de konuya Hollanda devletinin tarafından yaklaşmaya çalışıyorum savaş çıktığında bu insanların eline silahı nasıl verecekler diye. Milgram konuya bu açıdan yaklaşmamıştı tabi. Sonra fark ediyorum ki zaten vermeyecek ki. Bu insanlar gerek sermaye birikimi gerekse kültür birikimi açısından Hollandalıların çok gerisindeler. Onlar ekonomik amaçlarla geldiler. La zaten senede birkaç bin mülteci geliyor demografik yapıyı ne kadar değiştirebilirler ki diyecekken aklıma Rusya Ukrayna savaşı geldi. Buyursunlar ikiyüzlülüğe buradan bakabilirsiniz;

 

https://www.cbs.nl/en-gb/news/2022/43/population-up-to-17-8-million-mainly-due-to-migration#:~:text=Net%20migration%20at%20188.5%20thousand,of%20the%20war%20in%20Ukraine.

 

Bazen korkutucu da olabiliyor bir ülkede mülteci olmak. Basitçe şöyle düşünebilirsiniz bir arkadaşınızın davetiyle bir ortama giriyorsunuz şahane bir benliğiniz var kişiliğiniz akıyor inanılmaz rahat ve sevilen bir kişisiniz. Sohbet muhabbet her şey çok güzel. Biliyorsunuz ki siz bu insanların geçmişini yaşadıklarını eski muhabbetlerini paylaşmıyorsunuz ama keyif alıyorsunuz ortamdan alkol de bedava. Sonra birisi televizyonu açtığında herkes susup izliyor. Televizyonda bir amcam konuşma yapıyor. Adamı tanıyorsunuz, dediklerini de anlıyorsunuz da birden yerleşen bu ciddiyet niye? Kimseden gık çıkmıyor. Sonra herkes spikerin söylemesiyle ayağa kalkıyor ve mars okumaya başlıyor benzer el kol hareketleri yapılıyor. Bedava bira falan da yalan oldu tabi… bayraklar sallanıyor, herkesin suratında ciddi bir ifade. Benzer bir durumda kafanızı çevirip sağınıza solunuza bakın, sizin gibi şaşkın bir şekilde insanları izleyen o kadar az kişi gözünüze çarpacak ki. Belki onlarla göz göze geldiğinizde yalnız hissetmezsiniz.

 

An itibarı ile sokaktan 10 Hollandalıyı çevirip Ukrayna savaşını sorsak, sebebinin ne olduğunu, Putin'in motivasyonunu muhtemelen su ana kadar canavarlaştırılıp bir karikatür haline getirildiği için Avrupa'yı ilhak etmeyi planladığını, canavar bir diktatör olduğunu söylerler. Eğer çocuklarınızın başka bir insanla empati kurmak istemiyorsanız o kişileri çocuğunuzun gözünde canavarlaştırmanız gibi. Çocuğunuza o kişilere dair korku besletmeniz gibi. Gerçekten empati kurabilmek için karşı tarafın kafasının nasıl çalıştığını anlamalıyız, değerlerine karşı ön yargılı olmamalıyız, kendi doğrularımızı bir norm olarak görmemeliyiz . Tabi bu durumda karşı tarafa düşme ihtimali de doğuyor.

 

Ama karşı tarafı canavarlaştırmamızın bir diğer sebebi de bence anlayamamamız. Pek çok insanın konunun derinine inmeden öğrendiği yüzeysel analizi birbirine satması. Kimsenin neyi neden savunduğunu açıklayamaması. Okumaması yada insanların günden güne artan kendilerini ifade etme zorluğu. O hissiyatın ve samimiyetin karşı tarafın zihnine akamaması da var işin içinde. Sanki herkes anlaşılamamanın acizliği içinde bağırıyor ama kimse birbirini duyamıyor gibi. Sesi en güçlü çıkan da takip peşine koşturuyor. Fareli köyün kavalcısı gibi.

 

https://truthout.org/articles/noam-chomsky-were-on-the-road-to-a-form-of-neofascism/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Esintiler 2 - Hollanda’da Sessizlikle Barışmak

 Buraya ilk geldiğimde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri sessizlikti . Türkiye’de alışık olduğum sokak gürültüsü, komşu sohbetleri, esna...