Kişinin krizleri ve içinde yaşadığı toplumun hatta devletin krizleri paraleldir. Karakterleri beraber şekillenir
Herkesin önyargıları vardır önemli olan on yargılardan
bağımsız gerçeğe erişmek ve bu gerçekliğin yardımıyla kendi önyargılarımızı
kurabilmektir.
Kaçmak, ayrılmak yada terk etmek kararı kolay bir
karardır. O noktaya varana kadar insanı üzen depresyona sokan umutsuzluğa
sürükleyen çevrenin değiştirilebileceğine dair inanç kaybolmuştur. O çevre ne
daha uyguna doğru bir değişim içindedir ne de değiştirilebilme ihtimali
kalmıştır. İnsan büyürken aldığı eğitimin yardımı, ailesinin yol göstermesi ve
maruz kaldığı medya ile hayat görüşü şekillenmiş fakat bir sebeple içinde
yaşadığı toplulukla uyuşmakta zorlanmaya başlamış ve ulaşamayacağına kanaat
getirmiştir.
Benim aşağı yukarı koptuğum nokta böyle olmuştu. Bu
bastıran hissiyatla elime geçen ilk fırsatı değerlendirip kendimi çok uzaklara
savurabildim. Sonradan keşfedecektim ki o uzlaşamadığım noktaların
sıkıntılarından kurtulurken kalkan sis perdesi aslında basında beri uyum
sağlayabildiğim yanlarımı ve yokluğunda özleyeceğim alışkanlıklarımı da ortaya
dökecekti.
İçinde yaşadığım topluma uyuz olmuştum. Her gün yaşadığım
sınır ve stres birikimi. Buna sebebiyet veren toplu taşıma kaosu, insanların
gittikçe azalan toleransları, güvenliğime dair duyduğum tedirginlikler,
devletime verdiğim vergi ve devletimden yediğim dayaklar ve gerilimi günden
güne artan politik atmosfer,
Bunların yanında gittikçe imkansız hale gelen bir ev
sahibi olabilme hayali, çıldıran kira fiyatları sebebiyle Kadıköy'ün beni
tükürmesine ramak kalması, aileden maddi bir destek alamamanın yanında gittikçe
azalarak biriken maddi durumum.
İpler koptu ve Hollanda'ya geldim. Şu an 5. senemi
bitirmeme bir kaç ay kaldı. Yakında vatandaşlık için başvuracağım. Peki bir
ülkenin vatandaşı olmak ne demekti Bu kavramı ilk kim ortaya atmıştı ve bugünkü
vatandaşı vatandaş yapan değerlere kim nasıl karar vermişti de ben bunları
sahiplenmiştim. Devletler vatandaşlarının kim olacağını seçerlerdi. Kimisi
ideolojik açıdan, kimisi etnik açıdan, konuşulan dil açısından bir vatandaşta
olması gereken özelliklere karar verir duruma göre onları ocak dışı bırakır yahut
ocaklarına davet ederlerdi.
Fırsatı olan buyursun son tarih 12 Mart https://www.museumsportal-berlin.de/en/exhibitions/staatsbuergerschaften-kaempfe-um-politische-zugehoerigkeit-in-deutschland-frankreich-und-polen-seit-dem-19-jahrhundert-arbeitstitel/
Tamam vatandaşlık açısından çok da duygusal olmaya gerek
yok ama sorana Hollandalıyım demek de çok tuhaf bir hissiyat olacaktı.
Dillerine hiç hakim değilim bu anlamda bütün Hollandalılar benden daha
Hollandalı (Anısh Giri hariç). Belki bu açığı ilerde kapatırım. Ama yavan bir
vatandaşlık görevinden çok bir arkadaşlık görevi olarak görüyorum bunu. Çevremi
anlamak, okumak ve dahil olmak için istiyorum.
Tarihleriyle ilgili bilgim oldukça kit bu açıdan çok net
türküm. Her gün içinde doğup büyüdüğüm coğrafyaya dair yaptığım okumaların
yanına belki de vatandaşı olarak öleceğim Hollanda'nın da tarihini ekledim. Ve
tuhaf bir şey oldu. Bu sahiplenişle beraber Hollanda'nın tarihini, devletinin
inşa sürecini, kültürünün evrilişini izlerken artık Türkiye'nin içinden geçtiği
süreçlerle de karşılaştırma yapabilmeye başladım. Hollanda'yı tanımak genç
cumhuriyetimizin değerini de daha iyi anlamamı sağlıyordu. Ama işin komik bir
yanı var ki benim öğrendiğim tarih bilgisi hiçbir Hollandalının umurunda değil
gibi. Konuştuğum insanlar bu bilgilere sahip değiller, cumhuriyetlerini kimin
kurduğunu bilmiyorlar, neden hala tepelerinde monarşi olduğunun, ülkenin koca
bir şirketten ibaret olduğunun farkında değiller. Parasetamolden başka alınan
ilaçlar da var gerçekten bu hayatta. Hayır marketlerden alınabilen reçetesiz
bitki özlü ilaçlarını kastetmiyorum onlara. Baya hastalanınca giyinip evden
çıkıp doktora gitmek imkansız. Özel sağlık sigortalarına her sene zorunlu
akıtılan para ise zorunlu. Belki hastalığı gençlikten öksüre hapşıra geçirmek
daha faydalıdır ama benim gibi maça devre arasında girenler dev siçtılar ben
diyim keza kalvinist çileciliğe ve kader doktrinine sanırım sahip değiliz.
Bir de kültür konusu var tabi. Hollanda'da yaşayan geniş
bir Türk topluluğu var aralarında
Türkiyeli Türk'ten daha Türk olduğunu iddia eden Azeri'sinden, kayseri
şivesiyle yanındakiyle konuştuktan sonra çalan telefonunda akıcı bir
Fransızcayla cevap verenine kadar. Böyle bir ortamda delirmemek hiç kolay
değil. İnsan ait olacağı bir grup arıyor kesinlikle. O kültürü bir yere koymak
lazım ama nereye.
Hollandalılara dair önyargılarım gelmeden evvel çok
geneldi. Avrupa'ya dair ne idiyse oydu. Lakin artık Avrupa'nın da ne olduğunu
tekrar düşünmek gerek. İlk defa 19. yüzyılın ortalarında konuyu gündeme
getirmişler tamam da Fransa ne kadar Avrupa'ysa İsveç Polonya yahut Yunanistan
o kadar Avrupa değil maalesef. Her neyse Hollandalılara dair genel önyargılarım
pek yanlış çıkmadı. Herkes birbirine karşı çok saygılı, kimse kimsenin
giydiğine içtiğine yediğine karışmıyor. Herkesin sıkıntısı kendine. Ama ölseniz
de karışmayabilirler yani. Bir maddi sıkıntınız olsa bile buna da çok saygı
gösterir ve karışmazlar. Hastalanır ve evde yatarsanız çok saygı duyar ve
sormazlar nasılsınız diye. Yani tam anlamadım herkes inanılmaz mutlu, esprili.
Sporlarını yapıyorlar düzenli, içip deliler gibi eğleniyorlar yeri geldiğinde
ama huzursuzlukların ve dertlerin de üzerine mayonez sıkıp yiyorlar herhâlde.
Son zamanlarda etnik ayrımcılığa çok dikkat çekildi, televizyonlardaki tartışma
programlarında da çift sunucular görüyorum. Biri kadın biri erkek ve hafta
boyunca değişiyorlar farklı etnik kökenden, farklı cinsel kimlikten. Tamam da
sokakta zencileri en yoğun gördüğüm bölge Türk mahallesi. İşyerinde ise
hademelerin çoğu zenci. Bir de geçen aylarda buradaki bir mülteci barınma kampında
bir çocuk ölümü yaşandı. Soruşturma başladı ve Türkiye'den bu sene anlaşılan
miktarda mültecinin alınmayacağı söylendi. Türkiye sıkıntı etmez muhtemelen
1000 kişiyi gönderse ne olacak göndermese ne olacak. Geceleri o kadar sessiz
ki. Fısıltıyla konuşmamdan rahatsız oldu komşum gece 12 gibi. Dahası konuyu
etrafımdaki Hollandalılara sorduğumda saat 10 olunca herkesin yatağa girdiği
söylendi. Girmem de bekleniyor herhâlde. Yahut konuşmak istersem açık bir bar
yada pub bulmalıymışım. Geceleri o kadar sessiz ki fısıltıyla konuşsam dahi
sesim yankılanıyor gibi hissediyorum. Hiç hareket yok. Hiç hayvan yok, havlamak
yok. Barınaklarda 3 ay içerisinde sahiplenilmeyen kediler derin bir uykuya
yatırılıyorlarmış. Köpekler için ise uyutma uygulaması yok zaten hiç sokak
köpeği de yok.
Peki toplumsal hayatta hissettiğim tedirginlik. Doğru
davranıyor olup olmama tedirginliği. Sanki köyden şehre ilk
defa gelmiş gibi;
Gerçek Orada Bir Yerde - Devraldığımız Köylülük gibi
Benzer yanları var aslında ortada genel kabul gören
ahlaki kurallar var ve benim bunların bir kısmından haberim yok. Üstelik benim
mantaliteme göre benim yaptığım hatalar daha göze batar çünkü ben de
İstanbul'da metro sırasındayken araya kaynak yapan amcaya aynı gözle
bakıyordum. Onların da kafalarında kendilerince küçük hesaplar yaptıklarının
farkındaydım ben. Ve birazdan metro yaklaştığında kimsenin olanların farkında
olmadığını düşünerek metroya dalış yapacaklardı. Beli onlar bunu hiç
düşünmemişlerdi ama ben düşünmüştüm ve hala da düşünüyordum. Elimde çöp atacak
yer ararken, karşıdan karşıya geçerken, bisikletle dönerken, markette sıra
beklerken ve bazen karşı yönden gelen teyze benimle selamlaşmak üzereyken.
İstanbul'da hiç böyle bir alışkanlığım olmamıştı. Wilhelm Schmid alışkanlıkları
bırakmanın kolay olmadığını söylüyordu ve yeni alışkanlıklar edinmenin de zor
olduğunu.
Şimdi teyze geliyor ama bunu gün içinde pek çok defa
yaşadığınızı düşünün. Teyze sağını solunu inceliyor ama uzaktan sizi de fark
etmiş. O kadar doğal ki bu nasıl bir oyunculuk hayret ediyorum. Mesafe 4-5
metreye indiğinde kendi hızını da hesaplamış olacak ki artık göz temasının
kurulabileceğinin ve bu temasın çok da uzun sürmeyeceğinin farkında. Hafifçe
kafasını kaldırarak bana bakıyor gülümseyerek selam veriyor. Ve selamını
aldıktan hemen sonra gözlerini ileriye çevirerek artık benimle olan ilgisini kestiği
hissiyatını veriyor ve aynı tempoda ilerlemeye devam ediyor. Bu yılların
getirdiği bir alışkanlığın muhteşem bir sonucu. Resmen evrim anasini satiym. İlk
senemde bunun farkında değildim keza Eindhoven'da bu uygulama bol miktarda
expatın (kalifiye multeci) da varlığıyla beraber terk edilmek üzere. Havada
kalan bolcana selamdan sonra halk daha fazla beklentiye girmemeye karar vermiş
sanırım. Yada uzaktan selam verilmeyeceğini anlayabiliyorlar. İkinci senemde de
durum aynıydı. Üçüncü senemde den bosch'ta tanıştım bu uygulamayla. İlk bana
selam verene şaşkınlıktan selam veremediğimi hatırlıyorum çok üzülmüştüm.
Arkasından koşsam çok daha tuhaf olurdu artık. Yoluma devam ettim. Takip eden
selamlaşma rituellerinde kalbim heyecanla çarpıyordu. Selam ardından selamla
ustalaşmaya başladım. Hafif kafa hareketleri, jestler, mimikler derken mesafe
kontrolünde de ustalaşmıştım. O 20 metreden ilk göz kontağını kurduysak artık
selam sadece bir zaman meselesiydi. Ve ardından ilk alınmayan selamımı yaşadım.
İyi mi verememiştim, o kötü gününde miydi, göz kontağını mı kaçırmıştı, bir
ayrımcılığa mı maruz kalmıştım. Daha sonra alınmayan selamımın öcünü alırcasına
selamlara kapattım kendimi bir süre. Ve sonra tekrar başladım. Artık alınmayan
selamlarım da eskisi kadar üzmüyordu beni. Bazen sadece keyiften vermiyor ama
karşımdaki de umutlanmasın diye sadece yere bakıyordum. Bir dönem müzik
dinleyerek gezdim. Çok rahattı, kulaklığımı gören zaten umudunu çoktan
kesiyordu. Yada yolda annemle telefonda konuşarak yürümek. Gene de sevmiştim bu
uygulamayı. Ardından Eindhoven'a taşındım 4. senemde alıştığım selamlaşma
ritüelimle. Çoğu zaman ne göz kontağı kuranım oldu ne selam verenim. Bu gelen
yabancılar mahvettiler bu selamlaşma kültürünü diye hayıflandım. Ne zaman yolda
bana doğru yaklaşan bir teyze görsem selam veririm onlar da bana verirler
selamlaşmak daha bitmemiş der gibi seviniriz karşılıklı. Yakın gördüklerinden
belki de yalnız olduklarından geçerken 1-2 şey söylerler. Durdururum ve
İngilizce söylemelerini isterim anlayamadığım için. Durur ve yağmur yağacak
derler. Ama o samimiyet kaybolmuştur artık. Bir de grup olarak yaklaşanlara
karşı geliştirdiğim selam yöntemleri var ki oraya hiç girmiyorum.
Şimdi bu kadar basit bir olayda yaşadığınız bu kadar
kompleks duyguları alın ve çoğaltın mantar gibi. Her yeni girdiğiniz ortamda,
eylemde, aktivitede, ritüelde bu durumlardan 3-4 tane yaşadığınızı düşünün. Ne
yaparsınız? Hollandalılardan uzaklaşır ve Hollandalı olmayanlara yaklaşırsınız.
Okunası; Protestan ahlaki ve kapitalizmin Ruhu - Max
Weber (Kalvinist çilecilik ve kader)
https://en.wikipedia.org/wiki/Protestant_work_ethic
Peki diğer tarafta kimler var diye bakacak olursak tam
bir yıldızlar karması. Öncelikle Türkler yoğunluklu olarak Türkiye'den 60'lar
da gelmeye başlayarak jenerasyon jenerasyon çoğalanlar. Bir taraftan
kültürlerini muhafaza etmek adına belki ailelerinden daha çok muhafazakar
milliyetçi bir çizgiye yönelenler. Evlatlarının kendileriyle aynı dili
konuşamayacak olmasından korkanlar. Aynı kültürü paylaşamayacak olmasından
korkanlar. Evlatlarını anlayamayacak olmaktan, onların Hollandalı olacak
olmasından korkanlar. Düşününce gayet haklı bir korku aslında. Gerçek henüz
ortada değil ve ileride neyle karşılaşılacağı bilinmiyor. Lakin yüksek basınçlı
muhafaza kapları bir kaç jenerasyon sonra bir noktada haklı olarak patlamaya
başlıyor.
Özcan Akyol, Erdal Balcı, Lale Gül
https://www.dejongeturken.com/turkse-schrijfster-lale-23-mensen-willen-mij-wurgen/
Hiç kimseyi şu ana kadar doğru yada yanlış olarak
yargılamıyorum keza kendi hayatımdan başka hiç kimseninkini yaşamadım. Sadece
içinden geçtiğim yolculuğu anlamaya aslında mülteciliği anlamaya çalışıyorum ve
bir insanın kendi ülkesinde dahi mülteci olabileceğini yeni yeni anlıyorum.
Kendimi anlayabilmem için de önce çevremi anlamam lazım.
Her şey olması gerektiği gibi başka türlüsü belki
sağlanabilirdir ama sağlanamadı demek ki sağlanamazdı. Buraya gelen ilk
mültecilere entegrasyon amacıyla kah diyanet kah bozkurtlar destek oldular ve
Özcan Erdal ve Lale elbet patlayacaklardı.
Bu adam baya iyi; De lange arm van Türkije - Zondag met Lubach (S06)
Gördüğünüz gibi ilmek ilmek jenerasyonların dokuduğu bir
hali gibi uzanıyor hayat. Değişen kültür, teknoloji, siyasi atmosfer akıp
geliyor günümüze kadar. Her ne kadar antropologlar, arkeologlar, tarihçiler,
sosyologlar geriye dönüp ipin ucunu bulmaya çalışsalar da o sanırım çoktan
kaçtı. O yüzden de en tarafsız tarihi yazıt bile artık taraflı kalacak gibi.
Bir an düşündüm Hammurabi kanunların yazılı olduğu o 2 metrelik taş bloğun
üzerindeki yazıtlar dahi bir noktada değiştirilmiş olabilir mi? Mona Lisa'nın
önünde binlerce kişi sıra oldukça bu fark edilebilir/tartışılabilir olmayacak.
Eğer o halinin dokusunda değişmeden ilerlemeye devam edebilen bir tel ip yoksa.
Şimdi biraz da siz lalelere dönmek lazım. Doğruluğundan
emin olduğunuz aksinin nasıl oluyor olduğuna anlam veremediğiniz durumlara.
Hollanda ruhuna sahip olamayan hamuruna Kalvenizm karışmamış, cumhuriyetini
Fransa getirmemiş, borskinin ulusal bankasını kurmak için elini cebine atmamış,
kültürünün bir kısmını Fransa'dan, teknolojisinin birazını Almanya'dan, dinini
biraz biraz İngiltere'den almamış, dilini de Almancayla İngilizce arasına değil
kuş uçmaz kervan geçmez bozkırlara konumlandırmış amcam kalkıp da kendini
burada nasıl koyverebilecek? Neden Eindhoven'daki mültecilerin yoğunluğu Türk
mahallesinde tavan yapıyor? Ben cevabı helal envanter çeşitliğinden daha ötede
görüyorum. Ait olmayanların sahip olduğu rahatlıkta kendini bulmakta. Adının
doru bir şekilde telaffuz edilmesinde pekala. Delmekte tedirginlik duyduğun
kuralların işlemediğini gördüğünde uzaklaşan telaşta yerleşen kendine güvende.
Paralel bir hayat kurabilme seçeneğinde. Tabi bunlar yapılırken kimse kendinden
sonra gelecek jenerasyonu düşünmüyor gibi. İnsan her yerde biraz bencildir en
çok da korktuğunda. Sonra vay efendim suç oranları arttı mültecilerin
gelmeleriyle. Bundan 100 yıl sonra bu mültecilerin suç oranları mı konuşuluyor
olacak yoksa Hollanda altın çağının suç oranları mı. Tarihte suç oranı olmayan
bir dönem var mı.
Bazen de konuya Hollanda devletinin tarafından yaklaşmaya
çalışıyorum savaş çıktığında bu insanların eline silahı nasıl verecekler diye.
Milgram konuya bu açıdan yaklaşmamıştı tabi. Sonra fark ediyorum ki zaten
vermeyecek ki. Bu insanlar gerek sermaye birikimi gerekse kültür birikimi
açısından Hollandalıların çok gerisindeler. Onlar ekonomik amaçlarla geldiler.
La zaten senede birkaç bin mülteci geliyor demografik yapıyı ne kadar
değiştirebilirler ki diyecekken aklıma Rusya Ukrayna savaşı geldi. Buyursunlar
ikiyüzlülüğe buradan bakabilirsiniz;
Bazen korkutucu da olabiliyor bir ülkede mülteci olmak.
Basitçe şöyle düşünebilirsiniz bir arkadaşınızın davetiyle bir ortama
giriyorsunuz şahane bir benliğiniz var kişiliğiniz akıyor inanılmaz rahat ve
sevilen bir kişisiniz. Sohbet muhabbet her şey çok güzel. Biliyorsunuz ki siz
bu insanların geçmişini yaşadıklarını eski muhabbetlerini paylaşmıyorsunuz ama
keyif alıyorsunuz ortamdan alkol de bedava. Sonra birisi televizyonu açtığında
herkes susup izliyor. Televizyonda bir amcam konuşma yapıyor. Adamı tanıyorsunuz,
dediklerini de anlıyorsunuz da birden yerleşen bu ciddiyet niye? Kimseden gık
çıkmıyor. Sonra herkes spikerin söylemesiyle ayağa kalkıyor ve mars okumaya
başlıyor benzer el kol hareketleri yapılıyor. Bedava bira falan da yalan oldu
tabi… bayraklar sallanıyor, herkesin suratında ciddi bir ifade. Benzer bir
durumda kafanızı çevirip sağınıza solunuza bakın, sizin gibi şaşkın bir şekilde
insanları izleyen o kadar az kişi gözünüze çarpacak ki. Belki onlarla göz göze
geldiğinizde yalnız hissetmezsiniz.
An itibarı ile sokaktan 10 Hollandalıyı çevirip Ukrayna
savaşını sorsak, sebebinin ne olduğunu, Putin'in motivasyonunu muhtemelen su
ana kadar canavarlaştırılıp bir karikatür haline getirildiği için Avrupa'yı
ilhak etmeyi planladığını, canavar bir diktatör olduğunu söylerler. Eğer
çocuklarınızın başka bir insanla empati kurmak istemiyorsanız o kişileri
çocuğunuzun gözünde canavarlaştırmanız gibi. Çocuğunuza o kişilere dair korku
besletmeniz gibi. Gerçekten empati kurabilmek için karşı tarafın kafasının nasıl
çalıştığını anlamalıyız, değerlerine karşı ön yargılı olmamalıyız, kendi
doğrularımızı bir norm olarak görmemeliyiz . Tabi bu durumda karşı tarafa düşme
ihtimali de doğuyor.
Ama karşı tarafı canavarlaştırmamızın bir diğer sebebi de
bence anlayamamamız. Pek çok insanın konunun derinine inmeden öğrendiği
yüzeysel analizi birbirine satması. Kimsenin neyi neden savunduğunu
açıklayamaması. Okumaması yada insanların günden güne artan kendilerini ifade
etme zorluğu. O hissiyatın ve samimiyetin karşı tarafın zihnine akamaması da
var işin içinde. Sanki herkes anlaşılamamanın acizliği içinde bağırıyor ama
kimse birbirini duyamıyor gibi. Sesi en güçlü çıkan da takip peşine koşturuyor.
Fareli köyün kavalcısı gibi.
https://truthout.org/articles/noam-chomsky-were-on-the-road-to-a-form-of-neofascism/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder